Temmuz’da zirvesi bembeyaz Beluha: “arpa tanesi” yolculuğu

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras’ın “Altay’dan Anadolu’ya Bitikler 1: Az Gittim, Uz Gittim” yazısı, arpa tanesi metaforuyla geri dönüşü anlatıyor.

Eğitimci-Türkolog Hayat Aras, “Altay’dan Anadolu’ya Bitikler 1: Az Gittim, Uz Gittim” adlı yazısında “arpa tanesi” metaforuyla kurulan bir anlatıyı masal diliyle okurla paylaşıyor.

“Az gittim, uz gittim” yolun ölçüsüyle anlatılıyor

Aras, anlatısında “zamanın tersine döndüğü”, “buzun ateşe büründüğü bilinmez bir devirde” sözlerine yer vererek “Az gittim, uz gittim” ifadesini yolun büyüklüğü ve algısı üzerinden kuruyor. “Dere tepe düz gittim” ve “çayır çimen geçerek” ilerleme imgesiyle Sibirya’nın ayazından “donmuş pınarlar” içerek, bir yaz, bir kış, bir de güz gittiğini aktarıyor. Geri bakıldığında “ne bir bağ”, “ne de bir bahçe” kaldığını söyleyerek, koca dünyayı aştığını ama geride kalan izlerin ölçüye yansıtmadığını vurguluyor. Anlatıda, “Meğer koca dünyayı aşmışım da, sadece bir arpa boyu yol gitmişim” ifadesiyle yolun ölçeği “arpa boyu” olarak belirleniyor.

Anlatıcı “bir arpa boyu” kadar görünen yolun hesabını “ölçtüm biçtim” diyerek yapıyor; “bir tren, iki uçak boyu” kadar yol kat ettiğini söylerken sonucun yine “arpa tanesi” üzerinden sınandığını dile getiriyor. “Sonsuzluğun karşısında” insanın küçüklüğüyle yüzleşme temasını öne çıkaran metin; “Kırk gün kırk gece yürüdüm” diyerek yürüyüşün uzunluğunu, “zoru” ve “gizemin çoğu”nun yolculuğa eşlik ettiğini anlatıyor.

Yol Novosibirsk’ten Altay Dağları’na uzanıyor

Yol önce “Novosibirsk’e” düştüğünü, ardından “şamanların nefesiyle fısıldayan Altay Dağları’nın eteklerine” yöneldiğini belirtiyor. Metinde anlatının “Şimdi tam önümde; göğsü göğe eren, sisler içinde devasa ve esrarengiz bir orman duruyor” diye başlayan sahnesiyle Sibirya’nın güneyinde saklanan “tılsımlı, saklı yurda varmak” vaktinin geldiği anlatılıyor. Novosibirsk’in “arpa tanesinin gösterdiği ilk durak” olduğu, bunun “Sibirya’nın kalbi” olarak tanımlandığı yer alıyor.

Anlatıda Novosibirsk, “destan ile gerçeğin el sıkıştığı yer” olarak resmediliyor. Şehrin sokaklarında yürürken üşüyen nefesin havada “şiirsel bir ezgiye” dönüşmesi ve “Bilimin ve aklın kalesi olan bu şehir” vurgusunun ardından “ulu çam ağaçlarının koruduğu büyük bir ormanın kıyısındaydı” ifadesi geliyor. “Göz alabildiğine uzanan tayga”nın insanı içine çağıran bir “büyülü yeşil okyanus” gibi uğulduğuna kulak verilmesi anlatının bir parçası.

Novosibirsk’in “gizemli kapısından geçip arpanın izini sürmeye devam” eden anlatıcı, “yeryüzünün en asil efsanelerinden biri” olarak “Altay Dağları”nı karşısına çıkarıyor. Altay’da “dağların dorukları gökyüzünü yırtıyor”, “gümüş kaplı zirveler” güneşi bir ayna gibi yansıtıyor. “Şamanların davul sesleri”nin rüzgâra karıştığı, “Altay’ın gizemli vadilerinde” geçmişten sözlerin ve “atalarının seslerinin” yankılandığı aktarılıyor. Anlatıcı, arkasında bıraktığı “bağlar” ve “bahçeler”in çok geride kaldığını, önündeki “el değmemiş dünya”nın ise ruhuna “ebedi bir yuva” sunduğunu söylüyor.

Beluha Dağı, “Kutsal Ak Dağ” ve “Dağ Ruhu” anlatıyı tamamlıyor

Metinde anlatı, “Tayganın kapısı Novosibirsk’i geçip göğü kıskandıran dağlara yaklaşınca sabrım sabırsızlandı; ruhum prangalarından sıyrılıp kendisini bir astral seyahatte buldu” diyerek zamanın büküldüğü ve mekânın eridiği geçişle sürüyor. “Gecenin karanlığında” yeryüzünün bir yerinde bir çadırın önündeki “kutsal bir ateşin başında” bulunduğunu anlatan anlatıcı, karşında “yüz çizgilerinde yüzyılların yorgunluğunu taşıyan Altaylı bir teyze” olduğunu belirtiyor. Unutmamak için “ateşin ışığını kalem, toprağı ise kâğıt” yapıp yazdığını söylüyor.

Anlatı, “Masal dediysem” diyerek burada insanların “tüm kalbiyle inandığı” ve “doğanın kendisine büründüğü büyülü gerçek” temasına bağlanıyor. Altay’ın en yüksek zirvesi olan “Beluha Dağı”nın yerel dilde “Kutsal Ak Dağ” olarak anıldığı aktarılıyor. Efsaneye göre dağın “yeryüzünün gökyüzüyle birleştiği”, “ruhumların dünyasına açılan gizli bir kapı” olduğu anlatılıyor. Dağın koruyucusunun ak giysiler içinde görünen, “yüreği bir çocuk gibi temiz olan gezginlere görünen ulu ‘Dağ Ruhu’” olduğu belirtiliyor.

Metinde ayrıca, bir kişinin “doğaya saygısızlık edip ağaçları incitmesi”, “nehirleri kirletmesi” ve “dağın gücünü küçümsemesi” halinde “dağın ruhunun öfkelenip” “apak bir sis olup” yolu bir nefeste tütsüreceği; adımları “köksüz” kılacağı ve canı “sonsuzlukla hiçlik arasında” asılı bırakacağı anlatılıyor. Altaylı teyzem, gözlerimin içine bakarak ateşe “bir parça ardıç dalı” attığını ve ateş çıtırdarken “Biz bu dağlara tırmanmayız yabancı, biz sadece onun eteğinde eğiliriz” dediğini aktarıyor.

Ardıç dalı daha attığını, çıtırtının sesine ses vererek kendisinin de “Ben yabancı değilim ana, ruhum dağların tepesinde, bedenim emanet bende” dediğini yazan anlatıcı, Altaylı anam bu sözleri duyunca gözlerindeki gölgelerin çekildiğini ve yüzündeki derin çizgilerin şefkatli bir gülümseyişle gerildiğini aktarıyor. “Evine hoş geldin kızım” sözünü “Dağ, kendi bağrından kopan fısıltıyı her dilde tanır. Ruhun yukarıda uçuyorsa, adımların bu topraklarda asla ağırlaşmaz” cümleleriyle birlikte anlattığını belirtiyor. Sonuçta “Anam sustu, ateş sustu, ulu dağlar sustu” diyen anlatıcı, Beluha’ya bakarken “Temmuz ayında bile zirvesi bembeyaz bir düş gibi parıldayan Beluha” ifadesiyle ruhunun aitliğini ve doğayı kutsamanın gerekçesini daha iyi anladığını söylüyor.

Haberi Derleyen: Berke TAŞ

Gündem Haberleri